Hipnotize Olmuş Bir Nesil! Kaydır, İzle ve Unut!
Son zamanlarda hayatın koşuşturmacasında bir durup düşündünüz mü? Eskiden çocuklar sokaktan eve girmek istemezdi, şimdi odalarından dışarı adım atmak istemiyorlar. Ama odalarında ne kitap okuyorlar ne de hayal kuruyorlar. Ellerinde bir telefon, parmakları sürekli yukarı doğru, refleks haline gelmiş bir hareketin içinde: Kaydır, izle, gül, unut...
Reels, TikTok veya Shorts... Adına ne derseniz deyin, bu 5-30 saniyelik videolar, çocuklarımızın ve gençlerimizin zihinlerini sessizce yeniden programlıyor. Peki, biz "aman odasında sessizce duruyor" diye sevinirken içeride aslında neler oluyor?
Bu sonsuz döngünün ilk kurbanı, maalesef çocuklarımızın dikkati oluyor. Bir film izlemek için oturduğunda 15. dakikada sıkılıp telefonuna sarılan çocuğunuzu suçlamayın. Çünkü beyinleri, sürekli değişen o kısa videolardaki hız ve ödül mekanizmasına (dopamin) alıştı. Her kaydırma hareketi, beyne "yeni bir ödül var" sinyali gönderiyor. Normal hayatın akışı, ders çalışmak, kitap okumak, hatta sohbet etmek bile onlara artık "aşırı yavaş" ve "sıkıcı" geliyor. Uzmanlar buna "Patlamış Mısır Beyin" (Popcorn Brain) diyor; tıpkı patlayan mısırlar gibi sürekli oradan oraya sıçrayan ama bir türlü derinleşemeyen bir zihin yapısı...
Zihin bu hız tuzağına düştükten sonra, işin rengi psikolojik bir boyut kazanıyor. Çünkü çocuklarımız o videolarda sadece komik kediler izlemiyor; filtreli yüzler, lüks hayatlar ve kusursuz görünen bedenler görüyorlar. 13-14 yaşındaki bir genç, kendi "sıradan" hayatını bu sahte vitrinle kıyaslamaya başlıyor. "Benim hayatım neden bu kadar sıkıcı?", "Neden ben onlar gibi görünmüyorum?" , “Neden ben her istediğimde tatile gidemiyorum?” sorusu, içten içe bir “yetersizlik” hissine dönüşüyor. Yani sadece odaklanmayı değil, kendilerini sevmeyi de unutuyorlar. İç dünyasında bu kıyaslamayı yaşayan çocuk, dış dünyaya karşı öfke doluyor. Telefonu elinden alındığında verdiği o aşırı tepkiyi, o ani patlamayı hatırladınız mı? Bu sadece bir şımarıklık değil. Beklemenin olmadığı o sanal dünyada, beğenmediği videoyu saniyesinde geçebiliyor. Ama gerçek hayatta işler öyle yürümüyor; trafikte beklemek, bir soruyu çözmek için uğraşmak zorunda kalmak onlara işkence gibi geliyor. Hayatın "geçme tuşu" olmadığını fark ettiklerinde ise tahammülsüzlük ve öfke nöbetleri kaçınılmaz oluyor.
Tüm bu sürecin en acı tablosunu ise akşamları evlerimizde görüyoruz: Bedenleri bizimle, sofrada ya da oturma odasında yanımızdalar ama zihinleri o sonsuz kaydırma tünelinin içinde. Göz teması kurmayı unutuyorlar, bizimle kuracakları gerçek bir bağ, ekrandaki sahte bildirimlerin gölgesinde kalıyor. Sosyal medyadaki binlerce "takipçi", gerçek hayattaki bir dostun ya da ailenin yerini tutmuyor ama onlar o gürültüde bunu duyamayacak kadar meşguller.
Telefonu tamamen yasaklamak modern çağda çözüm olmuyor maalesef, hatta yeni bir çatışma sebebi oluyor. Ama "bu gidişe dur demek" zorundayız. Yatak odalarını ekransız alan ilan etmek, sofrada sohbet etmek, beraber oyunlar, etkinlikler yapmak ve en önemlisi; biz yetişkinlerin de o telefondan başını kaldırıp onlara örnek olması gerekiyor.
Çocuklarımızı o renkli ama sahte dünyanın hipnozundan kurtarıp, gerçek hayatın tadını yeniden hatırlatmamız gerekiyor. Yoksa kayıp giden sadece ekranlar değil, bir neslin geleceği olacak mazallah.